Öğrenci Forumu Yola Çıkıyor: Kesintisiz Tartışma, Sahici Bir Dayanışma!

Türkiye’de gençlik eylemlerini incelediğimizde çoğu kez benzer bir seyir ile karşılaşıyoruz. Bir olay yaşanır, buna yönelik anlık bir eylem gelişir ve ardından sürecin geleceğini tartışmak üzere geniş öğrenci kesimleri ile bir forum örgütlenir. Nitekim daha önce teorik, politik ve hatta kültürel-yaşamsal hiçbir etkileşimleri bulunmayan bu dağınık kesimlerin kısacık bir sürede tüm tartışmalarını eritmesi ve karara bağlaması beklenir.

Bu nedenle çoğu kez forumlar bir karmaşa ve belirsizlik içerisinde tüketilir, kimi zaman ise bu forumlardan pek de demokratik olmayan yöntemlerle pratik bazı kararların çıkarılması sağlanır.

Bu noktada elimizdeki dijital imkanlardan da yararlanarak, “Öğrenci Forumu” web sitesini öğrenci hareketinin ve onun tüm bileşenlerinin katkısına açıyoruz.

Çalışmadaki temel amacımız, gençlik hareketindeki kimi tıkanıklıkları gidermek ve hareketin önünü açabilmek:

  1. Çoğu zaman anlık reflekslerle ve tartışmalarla yönlendirilen gençlik hareketinde süreklilik arz eden bir tartışma ortamını yaratmak,
  2. Farklı örgütsel sınırlar içerisinde üretilip tüketilen, birbirleri ile etkileşim kurmayan tartışmaları hareketin çıkarları etrafında kolektivize etmek; fikirlerin çarpışmasını sağlamak,
  3. Bu sayede hareket içerisinde ortak bir üretim ve tartışma kültürü yaratmak.

Öğrenci Forumu, sözün birkaç saatlik forumlarda kaybolmadığı; sürekli üretildiği, tartışıldığı ve yeniden kurulduğu bir alan olmayı hedefliyor.

Çünkü ortak bir mücadele, ortak bir tartışma kültürü olmadan büyüyemez.

Sözümüz ortak, dayanışmamız sürekli.

Öyleyse başlayalım!

  • Önerilen Yazılar

    21 Mayıs 2026 ve Kayyumlar

    21 Mayıs 2026 günü akşam saatlerinde Anayasa Mahkemesi tarafından, CHP’nin 4-5 Kasım 2023’te gerçekleştirdiği kurultay hakkında mutlak butlan, yani hukuken geçersizlik kararı verildi.

    Bu karar, aslında bir partinin iç işleyişiyle ilgili görünse de muhalefeti dizayn etme çabasının bir ürünü olmasından bağımsız okunamaz. Bu yönüyle kararın, belirli düzeylerde bütün yurttaşları etkilediği söylenebilir. İktidarı kaybetme korkusu, muhalif ve devrimci öznelerin üzerindeki baskıların katlanarak arttığı bir gerçeklik yarattı; bu baskı rejimi her geçen gün şiddetini artırıyor. Aynı gün, 22 Mayıs 2026’ya bağlayan gece yarısı sularında bir karar daha verildi:

    Bilgi Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanlığı kararıyla kapatıldığı açıklandı. Aynı gün içinde alelacele verilen bu karar; daha önce Diploma İptali olayında da yüzümüze vurulduğu gibi, geleceğimizin tek bir kalem oynatılmasıyla değiştirilebileceğini bizlere bir kez daha hatırlattı. Binlerce öğrencinin tercih ettiği okulda okumasının tek bir kişinin kararıyla engellenebileceğini; yıllardır işleyen bir üniversitede çalışanların, egemenlerin cebine girecek para dışında hiçbir neden olmaksızın, ertesi gün işe gitmek üzere uyuyacakken hiçbir güvence olmadan geçim kaygısına itilebileceğini tekrar gösterdi.

    Evet, gösterdi ancak biz ne yapacağız?

    Bugüne kadar Meclis çevresi olarak, 19 Mart olayları gibi eylemselliklerde her zaman kayyuma karşı öğrenciler adına “Kampüsten Sokağa, Kayyumları Göndereceğiz!” şiarıyla çalışmalarımızı sürdürdük. Elimizden geldiğince her türden haksızlığa karşı omuz omuza olmak için mücadele ettik. Elbette yetemedik, yeni bir güç odağı oluşturamadık. Birçok çalışmamız binlerce insanı toplasa, çok yüksek bir görünürlüğe ulaşsa da somut bir sonuç alamadık. Bu sonuçlar bizi umutsuzluğa değil, örgütlü bir iradenin yaratılması gerektiği gerçeğine itti. Dönemsel kalabalıklar ya da eylemsellikler önemli olsa da kalıcı bir örgütlü irade devlet üzerinde güçlü bir baskı kurmadığı sürece, yandaş medyadaki konuşmalarda gördüğümüz o malum yorumlara alan açıyor: “İki gün, üç gün sokağa çıkarlar, sonra sıcak evlerine dönerler.”

    CHP ve Üçüncü Güç Olmak

    Özellikle sol çevrelerde; temeli demokrasi sorununa dayansa da doğrudan CHP’yi ilgilendiren bu tip geniş kitleli konularda en büyük tartışma bu eksende dönüyor. Kendi içimizde de geçmiş olaylardan beri ve özellikle 21 Mayıs gününden bu yana en büyük tartışmamızın bu olduğunu söyleyebiliriz. Bir yanda kararlarını her zaman kendi sınıf çıkarları doğrultusunda veren AKP rejiminin yönetim biçimini eleştirirken; diğer yanda ülkenin kurucu partisi olan ve ideolojik olarak temelde yine egemenlerin bekasını gözeten bir partiyi bu denli “desteklemek”, sol içinde büyük tartışmalara gebe oluyor. Kimi çevreler bu süreçte gerçekten düzen siyasetine yedeklenme ve tepki oylarını çekme yönünde tutum alırken, kimi çevreler de adeta gözünü kapatırcasına hareket ediyor. Bu konuda tek bir doğru olmasa da olayların niteliğine göre günlük tepkiler vererek örgütsel çevremizi genişletmek ve ideolojik olarak demokrasinin yanında olduğumuzu göstermek dışındaki hamlelerimiz, bizi “üçüncü bir güç olma” konusundaki başarısızlığımızla birlikte iyice kısır bir noktaya sıkıştırıyor.

    Sonuç olarak, tartışmalarımızı bilinçli bir zeminde sürdürüp örgütsel gücümüzü artırmak için çabalıyoruz ve çabalamaya devam edeceğiz. Doğru ve Güçlü bir 3. Güç yaratmak için hep beraber çabalayacağız.

    Kampüsten Sokağa Kayyumları Göndereceğiz!

    Devamını Oku
    Faşizme Karşı Dirsek Teması mı, Omuz Omuza mı?

    Devrimci mirasımızın öncü isimleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edildikleri tarih olan 6 Mayıs’ta, İstanbul Dolmabahçe’de düzenlenen geleneksel anmayı bir kez daha geride bıraktık. Bu yıl da anma, farklı kurumların birbirinden ayrı programlarıyla gerçekleşti; yarım saatlik aralarla başlayan etkinliklerde sahne sırayla el değiştirdi.

    Bu parçalı tablo içinde, NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik’in çağrısıyla gerçekleşen program ise farklı örgütleri aynı zeminde buluşturması bakımından ayrı bir görünüm sundu. Yine de ortaya çıkan manzaranın gerçek anlamda bir “birlik” duygusu yarattığını söylemek güç. Aralarında birkaç adımlık mesafeler bırakarak ayrı kortejler oluşturan, birbirinin alanına girmemeye özen gösteren bu yapı, faşizme karşı “omuz omuza” bir görüntüden çok, ancak bir dirsek temasını hissettiriyordu.

    Bu atmosferin hemen ertesi günü ODTÜ Şenliği’nde Türkçü-faşist bir grubun provokasyonu yaşandı. Üstelik bu ilk örnek de değildi. Benzer girişimler daha önce maden işçilerinin eylemlerinde, 1 Mayıs alanlarında, 8 Mart’ta ve ekoloji mücadelelerinde de görülmüştü. Görünen o ki bu hattın süreklilik kazanma ihtimali küçümsenmemeli.

    Bugün ortaya çıkan Türkçü gruplar, AKP-MHP çizgisiyle özdeşleşen klasik sağ hareketlerden farklı bir yöntem izliyor. Doğrudan dışarıdan saldırmak yerine, daha çok içeriden alan açmaya çalışıyorlar: Solun temas ettiği toplumsal zeminlere sızmak, burada provokasyon üretmek ve sosyalist hareketin etkisini daraltmak. Aslında bu yöntem bütünüyle yeni değil. Tarihsel faşist hareketler de benzer biçimde işçi sınıfı hareketlerinin ve devrimci enerjinin içine yerleşerek onu kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmıştı. Alman ve İtalyan faşizmi ya da Türkiye’deki ülkücü hareketin bazı dönemleri, bu açıdan benzer örnekler sunuyor.

    Türkçü faşizmin motivasyon kaynağı

    Klasik faşist hareketlerin temel motivasyonu, “kızıl tehlike” olarak gördükleri sosyalist hareketleri ezmekti. Ulusal şuuru bozduğu düşünülen toplumsal kesimler —komünistler, göçmenler, eşcinseller ve liberal demokrat akımlar— bu siyasal hattın hedefindeydi.

    Bugün öne çıkan Türkçü-faşist motivasyonun da benzer yönleri var; ancak önemli bir fark dikkat çekiyor. Günümüz Türkçü hareketlerinin temel siyasal karşıtlığı, geçmiş örneklerde olduğu gibi doğrudan komünizm değil, daha çok Kürt hareketi üzerinden şekilleniyor.

    Elbette bu çevrelerin ideolojik kodlarında anti-komünizmin hâlâ önemli bir yer tuttuğu açık. Ancak bu daha çok hareketin kadrolarında ve ideolojik taşıyıcılarında görünür oluyor; geniş kitle düzeyinde belirleyici motivasyonun bu olduğunu söylemek zor. Asıl belirleyici unsur, Kürt hareketine ve onun siyasal-toplumsal kazanımlarına duyulan tepki gibi görünüyor.

    Bu nedenle söz konusu motivasyon, Kürtlerle kurulan her türlü siyasal ve toplumsal ilişkiye karşı da öfke üretiyor. Hatta zaman zaman “Kürtçülükten arınmış” bir feminizm ya da sosyalizm fikrini olumladıkları bile görülebiliyor. Benzer biçimde, Türkiye solunun “özünden uzaklaşıp Kürtçülükle zehirlendiği” yönündeki anlatılar da bu çevrelerde sıkça dolaşıma sokuluyor. Zafer Partili Ümit Özdağ’ın HKP’ye yönelik övgüsü de bu çerçevede okunabilir.

    Türkçü faşizm ne düzeyde bir tehdit?

    Dünya genelinde sağ popülist hareketlerin yükselişi yadsınamaz bir gerçek. Bununla birlikte, bu hareketlerin dijital mecralarda gerçek toplumsal güçlerinin çok üzerinde bir görünürlük yarattıkları da ortada. Sosyal medya algoritmaları; öfke, korku ve gerilim üreten içerikleri daha fazla dolaşıma sokuyor.

    Türkiye’de ise buna ek olarak, Zafer Partisi ve İYİ Parti çevresinde kümelenen; aynı merkezden organize biçimde paylaşım yapan haber siteleri ve sosyal medya ağları bulunuyor. Bu yapıların kısa süre içinde dijital gündemi belirleyebildiği görülüyor.

    Yine de meseleyi yalnızca dijital bir yankı odası olarak değerlendirmek eksik olur. Özellikle 2015 sonrası dönemde güvenlikçi-milliyetçi siyasetin merkez siyaseti belirleyen ana eksenlerden biri haline geldiği düşünüldüğünde, toplumdaki milliyetçi eğilimlerin güç kazandığı da açık. 19 Mart direnişi sırasında alanlarda gözlenen seküler milliyetçi eğilimler de genç kuşaklar içinde böyle bir zeminin oluştuğunu gösteriyor.

    Dolayısıyla bugün örgütsel olarak sınırlı görünen, dijital alanda ise olduğundan büyük bir etki yaratan bu hareketlerin toplumsal karşılığını tümüyle yok saymak gerçekçi olmaz. Dahası; ekonomik yoksullaşma, çeteleşme, sosyalist hareketin zayıflığı, barış sürecinin kırılganlığı ve dünya genelinde alternatif sağın yükselişi gibi etkenler, Türkiye’de faşist yapıların güçlenmesi için uygun bir zemin yaratabilir.

    Bu nedenle sosyalist, demokrat ve özgürlükçü güçler olarak bu tehdidi dikkate almalı, faşist hareketin gelişim seyrini iyi okumalıyız.

    Deniz’ler ve anti-faşist mücadele

    Tam da bu noktada anti-faşist mücadeleyi yeniden düşünmek gerekiyor. 

    6 Mayıs’ta andığımız Deniz’ler ve ’68 kuşağının gençlik önderleri çoğu zaman bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist yönleriyle hatırlanıyor. Oysa bu hareketin güçlü anti-faşist karakteri de en az bunlar kadar belirleyiciydi. 6. Filo eylemlerinin ardından yaşanan Kanlı Pazar saldırısı ve sonrasında yükselen anti-faşist mücadeleler bunun önemli örneklerinden biridir. Bugün yükselen milliyetçilik ve faşist provokasyonlar karşısında, Deniz’lerin anti-faşist mirasıyla yeniden öne çıkmak gerekiyor.

    Benzer biçimde, Denizlerin ve ’71 devrimcilerinin ana akım anlatılarda çoğu zaman görünmez kılınan bir başka mirası da Kürt halkıyla kurdukları ilişkidir. Zap Suyu üzerinde kurulan Devrimci Gençlik Köprüsü yalnızca sembolik bir dayanışma pratiği değildi. Deniz’in idam sehpasındaki “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi” sözü de basit bir slogan değil, bir kader ortaklığının ifadesiydi.

    Bu nedenle Denizlerin mirasını bugüne taşımak, tam da Kürt halkını ilgilendiren bu tarihsel süreçte aktif bir rol üstlenmek anlamına geliyor. Ancak barış süreci boyunca sosyalist hareketin büyük ölçüde izleyici konumunda kaldığını belirtebiliriz. Oysa bugün ihtiyaç duyulan şey, toplumda barış talebini büyütecek güçlü bir toplumsal hareket yaratabilmek; Türkiye toplumundan Zap Suyu’na uzanan yeni bir barış köprüsü kurabilmektir. Böyle bir hattın güçlenmesi, aynı zamanda faşist hareketlerin beslendiği alanı daraltacaktır.

    Omuz omuza durmak

    ’71 devrimcilerini bugünün sosyalist hareketinden ayıran önemli özelliklerden biri de farklı stratejik yönelimlere rağmen ortak yaşam ve mücadele pratiklerini sürdürebilmeleriydi. Aynı evlerde-yurtlarda yaşayan, birlikte tartışan, birlikte üreten devrimciler; aralarındaki siyasal farklılıklara rağmen kader ortaklıklarının bilincindeydi. THKO kadroları için kendi kadrolarını ölüme götüren THKP-C’lilerin Kızıldere eylemi, bu bilincin bir göstergesidir.

    Bugün ise sosyalist hareket içinde kurumlar arasındaki sınırlar çok daha sert. Diplomatik ilişkiler ve dönemsel eylem birliktelikleri dışında, birlikte üretme ve birlikte düşünme pratiği oldukça zayıflamış durumda. Bu haliyle faşizme karşı duruşumuz da çoğu zaman saldırı anlarında yan yana gelmekten ibaret oluyor.

    Ancak gerçek bir anti-faşist hat, yalnızca saldırılara tepki vermekle kurulamaz; faşizme karşı duruşun kültürünü, ahlakını, sanatını ve politikasını yaratmak gerekiyor. Böylesi bir hattın kurulabilmesi ise, solun anti-faşist bir temelde sahici bir birlik ve ortak üretim geliştirebilmesine bağlıdır.

    Tarihsel sloganımız hâlâ güncel:
    Faşizme karşı omuz omuza.

    Devamını Oku

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir