Devrimci mirasımızın öncü isimleri Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan’ın idam edildikleri tarih olan 6 Mayıs’ta, İstanbul Dolmabahçe’de düzenlenen geleneksel anmayı bir kez daha geride bıraktık. Bu yıl da anma, farklı kurumların birbirinden ayrı programlarıyla gerçekleşti; yarım saatlik aralarla başlayan etkinliklerde sahne sırayla el değiştirdi.
Bu parçalı tablo içinde, NATO ve Emperyalist Savaş Karşıtı Birlik’in çağrısıyla gerçekleşen program ise farklı örgütleri aynı zeminde buluşturması bakımından ayrı bir görünüm sundu. Yine de ortaya çıkan manzaranın gerçek anlamda bir “birlik” duygusu yarattığını söylemek güç. Aralarında birkaç adımlık mesafeler bırakarak ayrı kortejler oluşturan, birbirinin alanına girmemeye özen gösteren bu yapı, faşizme karşı “omuz omuza” bir görüntüden çok, ancak bir dirsek temasını hissettiriyordu.
Bu atmosferin hemen ertesi günü ODTÜ Şenliği’nde Türkçü-faşist bir grubun provokasyonu yaşandı. Üstelik bu ilk örnek de değildi. Benzer girişimler daha önce maden işçilerinin eylemlerinde, 1 Mayıs alanlarında, 8 Mart’ta ve ekoloji mücadelelerinde de görülmüştü. Görünen o ki bu hattın süreklilik kazanma ihtimali küçümsenmemeli.
Bugün ortaya çıkan Türkçü gruplar, AKP-MHP çizgisiyle özdeşleşen klasik sağ hareketlerden farklı bir yöntem izliyor. Doğrudan dışarıdan saldırmak yerine, daha çok içeriden alan açmaya çalışıyorlar: Solun temas ettiği toplumsal zeminlere sızmak, burada provokasyon üretmek ve sosyalist hareketin etkisini daraltmak. Aslında bu yöntem bütünüyle yeni değil. Tarihsel faşist hareketler de benzer biçimde işçi sınıfı hareketlerinin ve devrimci enerjinin içine yerleşerek onu kendi amaçları doğrultusunda yönlendirmeye çalışmıştı. Alman ve İtalyan faşizmi ya da Türkiye’deki ülkücü hareketin bazı dönemleri, bu açıdan benzer örnekler sunuyor.
Türkçü faşizmin motivasyon kaynağı
Klasik faşist hareketlerin temel motivasyonu, “kızıl tehlike” olarak gördükleri sosyalist hareketleri ezmekti. Ulusal şuuru bozduğu düşünülen toplumsal kesimler —komünistler, göçmenler, eşcinseller ve liberal demokrat akımlar— bu siyasal hattın hedefindeydi.
Bugün öne çıkan Türkçü-faşist motivasyonun da benzer yönleri var; ancak önemli bir fark dikkat çekiyor. Günümüz Türkçü hareketlerinin temel siyasal karşıtlığı, geçmiş örneklerde olduğu gibi doğrudan komünizm değil, daha çok Kürt hareketi üzerinden şekilleniyor.
Elbette bu çevrelerin ideolojik kodlarında anti-komünizmin hâlâ önemli bir yer tuttuğu açık. Ancak bu daha çok hareketin kadrolarında ve ideolojik taşıyıcılarında görünür oluyor; geniş kitle düzeyinde belirleyici motivasyonun bu olduğunu söylemek zor. Asıl belirleyici unsur, Kürt hareketine ve onun siyasal-toplumsal kazanımlarına duyulan tepki gibi görünüyor.
Bu nedenle söz konusu motivasyon, Kürtlerle kurulan her türlü siyasal ve toplumsal ilişkiye karşı da öfke üretiyor. Hatta zaman zaman “Kürtçülükten arınmış” bir feminizm ya da sosyalizm fikrini olumladıkları bile görülebiliyor. Benzer biçimde, Türkiye solunun “özünden uzaklaşıp Kürtçülükle zehirlendiği” yönündeki anlatılar da bu çevrelerde sıkça dolaşıma sokuluyor. Zafer Partili Ümit Özdağ’ın HKP’ye yönelik övgüsü de bu çerçevede okunabilir.
Türkçü faşizm ne düzeyde bir tehdit?
Dünya genelinde sağ popülist hareketlerin yükselişi yadsınamaz bir gerçek. Bununla birlikte, bu hareketlerin dijital mecralarda gerçek toplumsal güçlerinin çok üzerinde bir görünürlük yarattıkları da ortada. Sosyal medya algoritmaları; öfke, korku ve gerilim üreten içerikleri daha fazla dolaşıma sokuyor.
Türkiye’de ise buna ek olarak, Zafer Partisi ve İYİ Parti çevresinde kümelenen; aynı merkezden organize biçimde paylaşım yapan haber siteleri ve sosyal medya ağları bulunuyor. Bu yapıların kısa süre içinde dijital gündemi belirleyebildiği görülüyor.
Yine de meseleyi yalnızca dijital bir yankı odası olarak değerlendirmek eksik olur. Özellikle 2015 sonrası dönemde güvenlikçi-milliyetçi siyasetin merkez siyaseti belirleyen ana eksenlerden biri haline geldiği düşünüldüğünde, toplumdaki milliyetçi eğilimlerin güç kazandığı da açık. 19 Mart direnişi sırasında alanlarda gözlenen seküler milliyetçi eğilimler de genç kuşaklar içinde böyle bir zeminin oluştuğunu gösteriyor.
Dolayısıyla bugün örgütsel olarak sınırlı görünen, dijital alanda ise olduğundan büyük bir etki yaratan bu hareketlerin toplumsal karşılığını tümüyle yok saymak gerçekçi olmaz. Dahası; ekonomik yoksullaşma, çeteleşme, sosyalist hareketin zayıflığı, barış sürecinin kırılganlığı ve dünya genelinde alternatif sağın yükselişi gibi etkenler, Türkiye’de faşist yapıların güçlenmesi için uygun bir zemin yaratabilir.
Bu nedenle sosyalist, demokrat ve özgürlükçü güçler olarak bu tehdidi dikkate almalı, faşist hareketin gelişim seyrini iyi okumalıyız.
Deniz’ler ve anti-faşist mücadele
Tam da bu noktada anti-faşist mücadeleyi yeniden düşünmek gerekiyor.
6 Mayıs’ta andığımız Deniz’ler ve ’68 kuşağının gençlik önderleri çoğu zaman bağımsızlıkçı ve anti-emperyalist yönleriyle hatırlanıyor. Oysa bu hareketin güçlü anti-faşist karakteri de en az bunlar kadar belirleyiciydi. 6. Filo eylemlerinin ardından yaşanan Kanlı Pazar saldırısı ve sonrasında yükselen anti-faşist mücadeleler bunun önemli örneklerinden biridir. Bugün yükselen milliyetçilik ve faşist provokasyonlar karşısında, Deniz’lerin anti-faşist mirasıyla yeniden öne çıkmak gerekiyor.
Benzer biçimde, Denizlerin ve ’71 devrimcilerinin ana akım anlatılarda çoğu zaman görünmez kılınan bir başka mirası da Kürt halkıyla kurdukları ilişkidir. Zap Suyu üzerinde kurulan Devrimci Gençlik Köprüsü yalnızca sembolik bir dayanışma pratiği değildi. Deniz’in idam sehpasındaki “Yaşasın Türk ve Kürt halklarının bağımsızlık mücadelesi” sözü de basit bir slogan değil, bir kader ortaklığının ifadesiydi.
Bu nedenle Denizlerin mirasını bugüne taşımak, tam da Kürt halkını ilgilendiren bu tarihsel süreçte aktif bir rol üstlenmek anlamına geliyor. Ancak barış süreci boyunca sosyalist hareketin büyük ölçüde izleyici konumunda kaldığını belirtebiliriz. Oysa bugün ihtiyaç duyulan şey, toplumda barış talebini büyütecek güçlü bir toplumsal hareket yaratabilmek; Türkiye toplumundan Zap Suyu’na uzanan yeni bir barış köprüsü kurabilmektir. Böyle bir hattın güçlenmesi, aynı zamanda faşist hareketlerin beslendiği alanı daraltacaktır.
Omuz omuza durmak
’71 devrimcilerini bugünün sosyalist hareketinden ayıran önemli özelliklerden biri de farklı stratejik yönelimlere rağmen ortak yaşam ve mücadele pratiklerini sürdürebilmeleriydi. Aynı evlerde-yurtlarda yaşayan, birlikte tartışan, birlikte üreten devrimciler; aralarındaki siyasal farklılıklara rağmen kader ortaklıklarının bilincindeydi. THKO kadroları için kendi kadrolarını ölüme götüren THKP-C’lilerin Kızıldere eylemi, bu bilincin bir göstergesidir.
Bugün ise sosyalist hareket içinde kurumlar arasındaki sınırlar çok daha sert. Diplomatik ilişkiler ve dönemsel eylem birliktelikleri dışında, birlikte üretme ve birlikte düşünme pratiği oldukça zayıflamış durumda. Bu haliyle faşizme karşı duruşumuz da çoğu zaman saldırı anlarında yan yana gelmekten ibaret oluyor.
Ancak gerçek bir anti-faşist hat, yalnızca saldırılara tepki vermekle kurulamaz; faşizme karşı duruşun kültürünü, ahlakını, sanatını ve politikasını yaratmak gerekiyor. Böylesi bir hattın kurulabilmesi ise, solun anti-faşist bir temelde sahici bir birlik ve ortak üretim geliştirebilmesine bağlıdır.
Tarihsel sloganımız hâlâ güncel:
Faşizme karşı omuz omuza.

