19 Mart’tan 22 Mayıs’a Değişmeyen İhtiyaç

Takvimler 19 Mart 2025’i gösterdiğinde başta üniversiteler olmak üzere ülkenin dört bir yanında tabiri caizse bir ayaklanma idmanı yaşanıyordu. Bunun sebebi İBB başkanı Ekrem İmamoğlu’nun hem diplomasının iptal edilmesi hem de mesnetsiz gerekçelerle tutuklanmasıydı. Farklı şehirlerden üniversite öğrencileri hayatlarının içinde yakıcı şekilde deneyimledikleri çelişkileri 19 Mart ve akabinde cereyan eden süreçte bu düzenin sorumlularına kanalize etti.

O günlerde ülkenin kalbi İstanbul’da atıyordu desek yeridir. Bir haftayı aşan Saraçhane direnişi, üniversitelerde yaratılan öz örgütlenmeler ve gündeme dair ne varsa öfkeyle birleşen kalabalıklar… Öyle ki bu süreçte mobilize olan gençlik, kendi talepleriyle 1 Mayıs alanlarını da dolduruyordu. Ortalıkta gezen beklentiyle karışık söylentiler “yeni bir Gezi çıkar mı?” umudunu barındırıyordu. Ancak bunu söylemezden önce Gezi’den sonra kaybedilen mevziler, mevcut ahvalin burjuva muhalefetine bağımlılığı, ayaklanma dinamiklerinin öncülüğü gibi parametreler hesap edilmediğinden yalnızca temenni olarak kalıyordu. Hal böyleyken öğrencilerin iradesi iktidara karşı cisimleşip büyüyen bir güç olarak değil, kimileri tarafından nicel muhasebelerin girdisi olarak kaldı.

Bugün takvimler 24 Mayıs 2026’yı gösteriyor ve geçtiğimiz bir yılda yaşananlar Ekrem İmamoğlu’nun diploma iptalinden ibaret olmadı elbette. Demokratik siyaset alanı daraltıldı, siyasî partilere operasyonlar yapıldı, gazeteciler tutuklandı ve İSİG meclisinin raporlarına göre 2025 yılının başından bu yana en az 2627 işçi iş cinayetlerinde katledildiler. Enflasyon oranının da beklentilerin üstünde seyretmesiyle barınma ve beslenme sorunlarından mustarip yığınların giderek arttığı ülkede AKP-MHP iktidarı hız kesmeden saldırılarına devam ediyor.

Başta CHP kurultayının kesin hükümsüz sayılması hemen ardından da Can Holding bünyesindeki Bilgi Üniversitesi’nin Cumhurbaşkanı kararıyla yalnızca tek bir gecede kapatılmasıyla öncelikle gençler olmak üzere muhalif insanlar sokağa çıkma refleksi gösterdiler. Bu kez cereyan edenleri geçmiş deneyimlerden bağımsız ele almaya gerek yok. Mevziler o kadar yitirilmiştir ki muktedir olan aynı anda hem Bilgi Üniversitesi’nde direnen gençlere hem de CHP Genel Merkezi’ne sahip çıkmaya gelen yurttaşlara saldırabiliyor.

Burada derinden hissedilen şey nostalji sevdası değil, toplumsal muhalefetin gerçek gücünü kendi parti merkezini dahi koruyamayan CHP’den ayrılarak, bağımsız, demokrasi sorununu düzen içi çözümlere hapsetmeden, devrimci bir odağı yaratarak bulabileceğidir. İktidarın saldırılarına karşı metin durmak, bu saldırıları göğüsleyip yumuşatmak, yaşanacak diğer saldırılarda kaybedilecek dirençten başka bir şeyi ifade etmemektedir. Demokrasi mücadelesinin bir parçası olarak üniversite öğrencilerine düşense bu bağımsız siyasî hattın gerekliliğini kampüsler, amfiler dahil hayatın devam ettiği her bir alanda yükseltmektir.

  • Önerilen Yazılar

    Direnişten Fazlasını Nasıl İnşa Edeceğiz?

    19 Mart eylemlerinden bu yana 1 senenin üzerinde bir zaman geçti. Sene içerisinde bu sürece ilişkin çeşitli değerlendirme yazıları paylaşıldı. Eylemlerin karakterine, gençliğin beklentilerine, eğilimlerine ve siyaseti kavrayış biçimlerine ilişkin bolca değerlendirme yapıldı.

    Eylemler kadar üzerine konuşmayı hak eden bir şey daha varsa o dönemde birçok üniversitede açığa çıkan öğrenci örgütlenmeleriydi. Bu örgütlenmeler hem eylemleri koordine etmekle görevli olan hem de sürecin ötesine geçerek geniş gençlik kesimlerini kalıcı, örgütlü bir form etrafında toplamayı hedefleyen kurumlardı. En azından birçoğumuzun beklentisi bu yöndeydi.

    Bugünden bakınca bu beklentilerimizin ne kadar uzağında kaldığımızı bir kez daha görebiliyoruz. O veya bu farklarına rağmen, o dönem oluşturulan kurumların bir çoğu dağılmış, diğerleri de çok zayıflamış halde. Dahası o gün yakıcı biçimde ihtiyaç hissedilen bu fikirler bugünkü mücadele çevrelerinde konuşulmaz hale gelmiş durumda.

    Aslında bu tablo Türkiye’de gençlik hareketlerinin yakın tarihine bakış attığımızda hiç de yabancı değil. Gençliğin geniş çaplı sayılabilecek her türlü eyleminin ardından (Gezi Direnişi, Üniversite bölünme eylemleri, Boğaziçi Direnişi, yemekhane eylemleri ve 19 Mart eylemleri) bu tarz formlar hep oluşturulmuştur. Gelgelelim ne zaman ki isyan sürecinin o hareketli günleri geri çekilmeye başlar, bu örgütsel formlar da yavaş yavaş terk edilmeye başlanır.

    Eğer okuyucularla bir konuda hemfikirsek; yani bundan bir sonraki gençlik direnişinde de yine aynı formların peydah olacağını içten içe biliyorsak, bu noktada bir soru sormak gerekiyor. Bu kısır döngüyü nasıl kıracağız? Bugün bu soru artık ertelenemez bir sorun haline gelmiş durumda.

    Stratejisiz buraya kadar!

    Farklı politik yaklaşımları benimsemiş dahi olsak, bugün mücadele eden kesimler olarak bir gerçeği içten içe hissediyor olmalıyız. An be an değişen gündemler etrafında koşup dururken sanki bir biçimde sürekli olarak bir yerlere sürüklendiğimiz bir tabloyu yaşıyoruz. Ne bu tabloyu değiştirebiliyoruz ne de tablonun dışına çıkabiliyoruz. Böylece özne edasıyla girdiğimiz gündemin sürüklenen nesnesi haline geliyoruz.

    Üstelik zaten sınırlı olan gücümüzü her gündemde sınamaya kalkarken güç biriktiremiyor ve her biri sistemik sorunlarla örülmüş bu gündemleri değiştirecek çözümler üretemiyoruz. Çünkü katılaşmış, kemikleşmiş bir sorunu değiştirmek için güç olmak gerekir.

    Elbette bu noktada, toplumsal sorunlardan uzak durmayı ve toplumu ilgilendiren gündemlerden uzaklaşmayı önermiyorum. Ancak bu gündemlere gerçekçi beklentilerle yaklaşmak ve esas önemlisi, sistemik sorunlara karşı sistemik çözümler üretmek gerekiyor. Bu da kısa vadeli kampanyalarla, atılımlarla ve hamlelerle büyük değişimler ummak yerine uzun vadeli stratejiler inşa etmeyi gerektiriyor.

    Çinli savaş sanatı ustası Sun Tzu, “Strateji olmadan taktik yenilgiden önceki gürültüdür” diyor. Öyleyse bugünkü mücadele dönemimize ilişkin gerçekçi bir stratejiyi oluşturmak, ironik bir şekilde, bugün atılacak en stratejik adımlardan biri olacaktır.

    Gerçekten siyaset yapıyor muyuz?

    Türkiye’de mücadele eden kesimler olarak uzun bir süredir politik sıkışmışlık içerisindeyiz. Bu sıkışmanın hem göstergesi hem de bir sonucu olarak propaganda yapmak ile siyaset yapmanın, söylem ile eylemin arasındaki fark oldukça silikleşmiş durumda. Çoğu kez siyaset yapmak adına yaptığımız şeyler bir propaganda faaliyetinin ötesine geçemiyor.

    Peki nedir aradaki fark? Kanımca propagandayı, “belirli bir somut çelişkiyi görünür ve politik hale getirmek, farklı olgular arasındaki ilişkiyi göstermek” olarak özetleyebiliriz.

    Öte yandan siyaset yalnızca bu ilişkileri göstermekten ibaret değildir. Bir siyasal faaliyet, mevcut durumu teşhir ediyor ama insanların birlikte hareket etme kapasitesini artırmıyor, yeni ilişkiler ve kurumlar yaratmıyor ve somut güç dengelerinde bir değişiklik üretmiyorsa, onu siyasal faaliyet olarak adlandırmak hangi anlamda mümkündür?

    Burada Gramsci’nin tartışmalarından da faydalanmak gerekiyor. Gramsci’ye göre bir devrimci hareket yalnızca mevcut iktidarı eleştirmez. Aynı zamanda başka bir dünya tasavvuru, başka bir ortak dil, başka dayanışma biçimleri, başka örgütlenme pratikleri, başka liderlik ilişkileri, başka kolektif kimlikler, başka kurumlar üretmeye çalışır.

    Yani iktidarın boşluğunu beklemez; karşı-hegemonyanın maddi ve kültürel unsurlarını bugünden üretmeye çalışır.

    Gençlik hareketi için bir somut öneri

    Peki biz bugün bunun neresindeyiz? Her toplumsal sorunda basın açıklamaları yapmak ve toplu halde söylemler üretmenin ötesine nasıl geçebiliriz? Bu soruların cevabını aramak, siyaset yapmanın gerçekte ne olduğunu da yeniden keşfetmemizi sağlayacak.

    Somut bir örnek vermek gerekirse; her sene geleceği önceden belli olan yemekhane zammına karşı basın açıklaması örgütlemek elbette değerlidir. Ancak esas maddi ilişkileri değiştirecek olan, başka bir güç dengesini zorlamak üzere örgütlenecek alternatif kurumlarımız olacaktır.

    Bir an için hep birlikte, sınırlı sayıda öğrenci için bile olsa, ücretsiz veya ucuz/erişilebilir yemek sunabilen alternatif bir yemekhane modeli kurduğumuzu tasavvur edelim. Bu, öncelikle her koyunun kendi bacağından asıldığı bu düzende sahici bir dayanışma pratiğini yaşatılabilir kılan alternatif bir kurumsallaşmadır. Dahası, böylesi bir model yıllardır maddi zeminimiz olmadığı için örgütleyemediğimiz bir pratiğin, okulun yemekhanesini boykot etmenin maddi zeminidir.

    Eğer bu fikri uçuk bulan okurlar varsa, bunun gençlik hareketleri tarihinde farklı farklı örneklerle çoktan başarılmış olduğunu hemen belirtelim. En dikkat çekici örneklerden biri Montreal’deki Concordia Üniversitesi’nde 1999’da öğrenciler tarafından kurulan People’s Potato örneği. Bugün hala ayakta duran bu yapı, öğrencilere ve kampüs topluluğuna ücretsiz/bağış esaslı vegan yemek dağıtıyor. Kendi açıklamalarına göre günde yüzlerce öğün çıkarıyorlar.

    Peki neden biz başaramayalım? Belki de bugün ihtiyacımız olan şey kısa vadeli kazanma isteğimizi dizginleyip daha uzun vadeli planlara sadık ve emin adımlarla yürümektir.

    Devamını Oku
    Ün ve Sistematik Aklama

    30 Mayıs 2026 tarihinde ünlüler ve boykotlar hakkında gündeme düşen pek çok tartışma yaşandı. Kanye West konserinin duyurulmasından itibaren yapılan tartışmalar, konserle aynı gün akşam saatlerinde Ozan Güven’in mekandan dışarı çıkarılmasıyla başka tartışmalara yol açtı. Sanatçıların kişiliğinin sanatlarının değerini ne kadar etkilediği, ürettiklerini tüketen insanların ise bu sanatçılara yaklaşımı sosyal medyayı ikiye böldü.

    Ozan Güven, 2020 yılında eski sevgilisine uyguladığı şiddetten sonra kamuoyunun gösterdiği haklı ve yoğun tepki sonucu olarak sektörden dışlandığı bir döneme girdi. Bu dönemde kendisiyle birlikte görüntülenen ünlüler tepkilerle karşılaştı; failin dahil olduğu duyurulan çalışmalara davet edenler kamuoyu baskısı sonucu geri adım atmak zorunda bırakıldı. Son olarak da 30 Mayıs’ta arkadaşıyla eğlenmek için gittiği mekandan kadınların protestoları sonucu çıkarıldı. Bütün bu tepkilere rağmen ünlüler faille birlikte vakit geçirmeye, fail ise sektörde iş davetleri almaya devam ediyor. 

    Ozan Güven’in mekandan çıkarılması olayı sosyal medyada büyük çoğunluğu erkekler tarafından yapılan; “Bu insan yaşamasın mı?”, “Bir mekanda oturamayacak mı?”, “Ortalığı karıştırmaya ne gerek var, hoş bir görüntü değil.” tarzında tepkilerle karşılaştı. Kadınların güvenli alan oluşturma çabasını küçümsemek ve özellikle faillerin hayatımıza hiçbir dönüşüm geçirmeden dahil edilmesini sağlamak rasyonel bir yaklaşım değildir. Bariz şekilde en ufak bir pişmanlığı olmayan, tek kaygısı kariyerine gelen zarar olan fail zihniyetli birinin kamusal alanda rahatça vakit geçirmesinden rahatsız olmak kadınların en doğal hakkıdır. Erkek egemen sistemin yarattığı koruma içgüdüleri; asıl mağduru suçlu, faili ise mağdur konumuna getiren bir düşünce sistemidir.

    11 Haziran 2026’da başlayacak olan FIFA Dünya Kupası için açıklanan Türkiye kadrosunda da benzer bir tartışma mevcut. Cinsel saldırı faili Atakan Karazor, bütün tepkilere ve aslında oynatılmamasına rağmen geniş kadroya alınmaya devam etti. Ancak ABD’de olacak turnuvaya gidecekken son anda kadrodan çıkarıldı. Bu kadar tepkiye rağmen kadroya alınan birisinin son anda gelen bir bilinçli etik hamleyle değil, başka bir nedenle çıkarıldığı bariz bir gerçek. Çıkarılışının en muhtemel sebebi ise devam eden davası nedeniyle ABD’ye giriş engeline takılmasıdır. Bu durumun açıkça duyurulmaması ise erkek egemen sistemin aklama çabasını iyice gözler önüne sürüyor.

    Bu iki olay da bize şunu açıkça gösteriyor: Erkek egemen sistem; erkek şiddetini aklama, çeşitli araçlarla sisteme entegre etme çabalarına devam ediyor. Bu durum yalnızca yerel tartışmalarda değil, küresel popüler kültürün “yetenek ve eğlence” adı altında suçları görünmez kılan evrensel refleksiyle de besleniyor. Aynı günlerde yaşanan Kanye West konseri tartışması, bu sistemsel aklama mekanizmasının küresel boyutunu gözler önüne serdi.

    Kanye West’in geçmişine bakarsak pek çok skandalla karşılaşırız. Bunların sadece bir kısmına bakacak olursak; Kölelik hakkında 2018’de verdiği röportajda kurduğu “400 yıl boyunca köle kalmış olmak… Bu kulağa bir seçim gibi geliyor” ifadesi; Trump’ın başkanlığı döneminde “MAGA” (Make America Great Again) şapkasıyla Beyaz Saray’ı ziyaret ettiği, devamındaki süreçte seçimde aşırı sağ politikalarla sürdürdüğü adaylık sürecinde yaşananlar; Twitter(X) hesabında ve özellikle komplo teorisyeni Alex Jones’un programına yüzü maskeli şekilde katıldığındaki Yahudiler hakkındaki antisemitik söylemleri gibi pek çok skandalları bulunmakta. 

    Günümüzde ise sponsorluklarının feshedildiği, Batı dünyasında konser vermesi iyice zorlaşan bir duruma gelen birisi olarak Avrupa’da konser verip ses getirdiği yerin Türkiye olması tesadüf olmadı. Türkiye için çoğunluğu iktidar kaynaklı nedenlerle çok nadiren uğrayan dünyaca ünlü büyük sanatçıların uğramaktan imtina ettiği bir yer olması açısından kâğıt üstünde önemli bir değişim oldu. Kanye West de bu durumun faydasıyla, Batı dünyasındaki asıl istediği sahnelere çıkarmıyorken kişiliği ne olursa olsun yetenek anlamında önemli bir sanatçı olmasından ötürü bir açlığı giderdiği için otelinin önünde bekleyen kalabalıklarla karşılandı.  

    Gençlik açısından ise net bir ikiye bölünme hali yarattı. Kanye West’in kişiliği, geçmişi gibi nedenlerle konser vermesi, konserine gidilmesine özellikle sol, feminist çevrelerden büyük tepki geldi. Geneli apolitik ve tüketim kültürüne entegre gençler ise geleceksizlik ve ülkelerinin eğlencelerden mahrum kalmış olma durumundan ötürü kişiliğini beğenmese bile nadiren erişebildikleri bir deneyim olarak batıdaki yaşıtları gibi eğlenmenin hakları olduğunu, ülkesine gelen büyük bir sanatçının konserine gitmenin normal olduğunu düşünerek kendilerini eleştiren çevreleri hayatlarını kısıtlamakla suçladı. 

    Kanye West gibi bir insanı konsere çağıran organizasyon şirketi de konsere giden kişiler de tabii ki eleştirilecek bir konumda. Ancak bu eleştiri doğru kanallar kullanılarak, doğru üsluplarla yapılmaması söylediklerinin değil kısıtladıklarının konuşulmasına neden oluyor. Elbette kimsenin böyle bir insan ve bu insanı destekleyenler hakkında makul eleştiriler yapma gibi bir sorumluluğu yok. Ancak insanları dönüştürme iddiası taşıyan kişilerin sosyal medyada yaptığı yorumlar, gidenleri faşist ilan etme odaklı olunca ister istemez bir kutuplaşma ortamı oluşuyor.

    Bu kutuplaşma ortamının oluşumuna engel olmak için sağduyulu yaklaşılmalı, giden kişilere bu skandallar anlatılmalı; tepkiler organizasyon şirketine ve dünyaca ünlü sanatçıların ülkeye gelmesini engelleyen iktidara yöneltilmeli. Bu sistemin yarattığı toksik ünlülük kültürünün etkileri unutulmamalı, bu tarz etkinliklerin gençlerin yaşıtlarından geri kalmamak, bu sistemde biraz olsun eğlenmek gibi kaygılarla dahil olduğu bir ortam olduğu -her ne kadar yanlış bir düşünce olsa bile- unutulmamalı.

    Sonuç olarak; Ozan Güven’in mekandan çıkarılması, Atakan Karazor’un aklama amaçlı sürekli olarak kadroya alınması ve Kanye West’in coşkuyla karşılanması aynı madalyonun farklı yüzleridir. Karşımızdaki düşman; erkek şiddetini, ırkçılığı ve nefreti “ünlülük, sanat ve eğlence” zırhıyla görünmez kılan, suçluyu sisteme yeniden entegre eden kapitalist ve erkek egemen düzendir. Tepki, bu düzenin yarattığı vitrin figürlerine sıkışıp kalmamalı; bu figürleri üreten, koruyan ve meşrulaştıran sistemsel zeminle hesaplaşmalıdır.

    Devamını Oku

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir