Direnişten Fazlasını Nasıl İnşa Edeceğiz?

19 Mart eylemlerinden bu yana 1 senenin üzerinde bir zaman geçti. Sene içerisinde bu sürece ilişkin çeşitli değerlendirme yazıları paylaşıldı. Eylemlerin karakterine, gençliğin beklentilerine, eğilimlerine ve siyaseti kavrayış biçimlerine ilişkin bolca değerlendirme yapıldı.

Eylemler kadar üzerine konuşmayı hak eden bir şey daha varsa o dönemde birçok üniversitede açığa çıkan öğrenci örgütlenmeleriydi. Bu örgütlenmeler hem eylemleri koordine etmekle görevli olan hem de sürecin ötesine geçerek geniş gençlik kesimlerini kalıcı, örgütlü bir form etrafında toplamayı hedefleyen kurumlardı. En azından birçoğumuzun beklentisi bu yöndeydi.

Bugünden bakınca bu beklentilerimizin ne kadar uzağında kaldığımızı bir kez daha görebiliyoruz. O veya bu farklarına rağmen, o dönem oluşturulan kurumların bir çoğu dağılmış, diğerleri de çok zayıflamış halde. Dahası o gün yakıcı biçimde ihtiyaç hissedilen bu fikirler bugünkü mücadele çevrelerinde konuşulmaz hale gelmiş durumda.

Aslında bu tablo Türkiye’de gençlik hareketlerinin yakın tarihine bakış attığımızda hiç de yabancı değil. Gençliğin geniş çaplı sayılabilecek her türlü eyleminin ardından (Gezi Direnişi, Üniversite bölünme eylemleri, Boğaziçi Direnişi, yemekhane eylemleri ve 19 Mart eylemleri) bu tarz formlar hep oluşturulmuştur. Gelgelelim ne zaman ki isyan sürecinin o hareketli günleri geri çekilmeye başlar, bu örgütsel formlar da yavaş yavaş terk edilmeye başlanır.

Eğer okuyucularla bir konuda hemfikirsek; yani bundan bir sonraki gençlik direnişinde de yine aynı formların peydah olacağını içten içe biliyorsak, bu noktada bir soru sormak gerekiyor. Bu kısır döngüyü nasıl kıracağız? Bugün bu soru artık ertelenemez bir sorun haline gelmiş durumda.

Stratejisiz buraya kadar!

Farklı politik yaklaşımları benimsemiş dahi olsak, bugün mücadele eden kesimler olarak bir gerçeği içten içe hissediyor olmalıyız. An be an değişen gündemler etrafında koşup dururken sanki bir biçimde sürekli olarak bir yerlere sürüklendiğimiz bir tabloyu yaşıyoruz. Ne bu tabloyu değiştirebiliyoruz ne de tablonun dışına çıkabiliyoruz. Böylece özne edasıyla girdiğimiz gündemin sürüklenen nesnesi haline geliyoruz.

Üstelik zaten sınırlı olan gücümüzü her gündemde sınamaya kalkarken güç biriktiremiyor ve her biri sistemik sorunlarla örülmüş bu gündemleri değiştirecek çözümler üretemiyoruz. Çünkü katılaşmış, kemikleşmiş bir sorunu değiştirmek için güç olmak gerekir.

Elbette bu noktada, toplumsal sorunlardan uzak durmayı ve toplumu ilgilendiren gündemlerden uzaklaşmayı önermiyorum. Ancak bu gündemlere gerçekçi beklentilerle yaklaşmak ve esas önemlisi, sistemik sorunlara karşı sistemik çözümler üretmek gerekiyor. Bu da kısa vadeli kampanyalarla, atılımlarla ve hamlelerle büyük değişimler ummak yerine uzun vadeli stratejiler inşa etmeyi gerektiriyor.

Çinli savaş sanatı ustası Sun Tzu, “Strateji olmadan taktik yenilgiden önceki gürültüdür” diyor. Öyleyse bugünkü mücadele dönemimize ilişkin gerçekçi bir stratejiyi oluşturmak, ironik bir şekilde, bugün atılacak en stratejik adımlardan biri olacaktır.

Gerçekten siyaset yapıyor muyuz?

Türkiye’de mücadele eden kesimler olarak uzun bir süredir politik sıkışmışlık içerisindeyiz. Bu sıkışmanın hem göstergesi hem de bir sonucu olarak propaganda yapmak ile siyaset yapmanın, söylem ile eylemin arasındaki fark oldukça silikleşmiş durumda. Çoğu kez siyaset yapmak adına yaptığımız şeyler bir propaganda faaliyetinin ötesine geçemiyor.

Peki nedir aradaki fark? Kanımca propagandayı, “belirli bir somut çelişkiyi görünür ve politik hale getirmek, farklı olgular arasındaki ilişkiyi göstermek” olarak özetleyebiliriz.

Öte yandan siyaset yalnızca bu ilişkileri göstermekten ibaret değildir. Bir siyasal faaliyet, mevcut durumu teşhir ediyor ama insanların birlikte hareket etme kapasitesini artırmıyor, yeni ilişkiler ve kurumlar yaratmıyor ve somut güç dengelerinde bir değişiklik üretmiyorsa, onu siyasal faaliyet olarak adlandırmak hangi anlamda mümkündür?

Burada Gramsci’nin tartışmalarından da faydalanmak gerekiyor. Gramsci’ye göre bir devrimci hareket yalnızca mevcut iktidarı eleştirmez. Aynı zamanda başka bir dünya tasavvuru, başka bir ortak dil, başka dayanışma biçimleri, başka örgütlenme pratikleri, başka liderlik ilişkileri, başka kolektif kimlikler, başka kurumlar üretmeye çalışır.

Yani iktidarın boşluğunu beklemez; karşı-hegemonyanın maddi ve kültürel unsurlarını bugünden üretmeye çalışır.

Gençlik hareketi için bir somut öneri

Peki biz bugün bunun neresindeyiz? Her toplumsal sorunda basın açıklamaları yapmak ve toplu halde söylemler üretmenin ötesine nasıl geçebiliriz? Bu soruların cevabını aramak, siyaset yapmanın gerçekte ne olduğunu da yeniden keşfetmemizi sağlayacak.

Somut bir örnek vermek gerekirse; her sene geleceği önceden belli olan yemekhane zammına karşı basın açıklaması örgütlemek elbette değerlidir. Ancak esas maddi ilişkileri değiştirecek olan, başka bir güç dengesini zorlamak üzere örgütlenecek alternatif kurumlarımız olacaktır.

Bir an için hep birlikte, sınırlı sayıda öğrenci için bile olsa, ücretsiz veya ucuz/erişilebilir yemek sunabilen alternatif bir yemekhane modeli kurduğumuzu tasavvur edelim. Bu, öncelikle her koyunun kendi bacağından asıldığı bu düzende sahici bir dayanışma pratiğini yaşatılabilir kılan alternatif bir kurumsallaşmadır. Dahası, böylesi bir model yıllardır maddi zeminimiz olmadığı için örgütleyemediğimiz bir pratiğin, okulun yemekhanesini boykot etmenin maddi zeminidir.

Eğer bu fikri uçuk bulan okurlar varsa, bunun gençlik hareketleri tarihinde farklı farklı örneklerle çoktan başarılmış olduğunu hemen belirtelim. En dikkat çekici örneklerden biri Montreal’deki Concordia Üniversitesi’nde 1999’da öğrenciler tarafından kurulan People’s Potato örneği. Bugün hala ayakta duran bu yapı, öğrencilere ve kampüs topluluğuna ücretsiz/bağış esaslı vegan yemek dağıtıyor. Kendi açıklamalarına göre günde yüzlerce öğün çıkarıyorlar.

Peki neden biz başaramayalım? Belki de bugün ihtiyacımız olan şey kısa vadeli kazanma isteğimizi dizginleyip daha uzun vadeli planlara sadık ve emin adımlarla yürümektir.

  • Önerilen Yazılar

    Ün ve Sistematik Aklama

    30 Mayıs 2026 tarihinde ünlüler ve boykotlar hakkında gündeme düşen pek çok tartışma yaşandı. Kanye West konserinin duyurulmasından itibaren yapılan tartışmalar, konserle aynı gün akşam saatlerinde Ozan Güven’in mekandan dışarı çıkarılmasıyla başka tartışmalara yol açtı. Sanatçıların kişiliğinin sanatlarının değerini ne kadar etkilediği, ürettiklerini tüketen insanların ise bu sanatçılara yaklaşımı sosyal medyayı ikiye böldü.

    Ozan Güven, 2020 yılında eski sevgilisine uyguladığı şiddetten sonra kamuoyunun gösterdiği haklı ve yoğun tepki sonucu olarak sektörden dışlandığı bir döneme girdi. Bu dönemde kendisiyle birlikte görüntülenen ünlüler tepkilerle karşılaştı; failin dahil olduğu duyurulan çalışmalara davet edenler kamuoyu baskısı sonucu geri adım atmak zorunda bırakıldı. Son olarak da 30 Mayıs’ta arkadaşıyla eğlenmek için gittiği mekandan kadınların protestoları sonucu çıkarıldı. Bütün bu tepkilere rağmen ünlüler faille birlikte vakit geçirmeye, fail ise sektörde iş davetleri almaya devam ediyor. 

    Ozan Güven’in mekandan çıkarılması olayı sosyal medyada büyük çoğunluğu erkekler tarafından yapılan; “Bu insan yaşamasın mı?”, “Bir mekanda oturamayacak mı?”, “Ortalığı karıştırmaya ne gerek var, hoş bir görüntü değil.” tarzında tepkilerle karşılaştı. Kadınların güvenli alan oluşturma çabasını küçümsemek ve özellikle faillerin hayatımıza hiçbir dönüşüm geçirmeden dahil edilmesini sağlamak rasyonel bir yaklaşım değildir. Bariz şekilde en ufak bir pişmanlığı olmayan, tek kaygısı kariyerine gelen zarar olan fail zihniyetli birinin kamusal alanda rahatça vakit geçirmesinden rahatsız olmak kadınların en doğal hakkıdır. Erkek egemen sistemin yarattığı koruma içgüdüleri; asıl mağduru suçlu, faili ise mağdur konumuna getiren bir düşünce sistemidir.

    11 Haziran 2026’da başlayacak olan FIFA Dünya Kupası için açıklanan Türkiye kadrosunda da benzer bir tartışma mevcut. Cinsel saldırı faili Atakan Karazor, bütün tepkilere ve aslında oynatılmamasına rağmen geniş kadroya alınmaya devam etti. Ancak ABD’de olacak turnuvaya gidecekken son anda kadrodan çıkarıldı. Bu kadar tepkiye rağmen kadroya alınan birisinin son anda gelen bir bilinçli etik hamleyle değil, başka bir nedenle çıkarıldığı bariz bir gerçek. Çıkarılışının en muhtemel sebebi ise devam eden davası nedeniyle ABD’ye giriş engeline takılmasıdır. Bu durumun açıkça duyurulmaması ise erkek egemen sistemin aklama çabasını iyice gözler önüne sürüyor.

    Bu iki olay da bize şunu açıkça gösteriyor: Erkek egemen sistem; erkek şiddetini aklama, çeşitli araçlarla sisteme entegre etme çabalarına devam ediyor. Bu durum yalnızca yerel tartışmalarda değil, küresel popüler kültürün “yetenek ve eğlence” adı altında suçları görünmez kılan evrensel refleksiyle de besleniyor. Aynı günlerde yaşanan Kanye West konseri tartışması, bu sistemsel aklama mekanizmasının küresel boyutunu gözler önüne serdi.

    Kanye West’in geçmişine bakarsak pek çok skandalla karşılaşırız. Bunların sadece bir kısmına bakacak olursak; Kölelik hakkında 2018’de verdiği röportajda kurduğu “400 yıl boyunca köle kalmış olmak… Bu kulağa bir seçim gibi geliyor” ifadesi; Trump’ın başkanlığı döneminde “MAGA” (Make America Great Again) şapkasıyla Beyaz Saray’ı ziyaret ettiği, devamındaki süreçte seçimde aşırı sağ politikalarla sürdürdüğü adaylık sürecinde yaşananlar; Twitter(X) hesabında ve özellikle komplo teorisyeni Alex Jones’un programına yüzü maskeli şekilde katıldığındaki Yahudiler hakkındaki antisemitik söylemleri gibi pek çok skandalları bulunmakta. 

    Günümüzde ise sponsorluklarının feshedildiği, Batı dünyasında konser vermesi iyice zorlaşan bir duruma gelen birisi olarak Avrupa’da konser verip ses getirdiği yerin Türkiye olması tesadüf olmadı. Türkiye için çoğunluğu iktidar kaynaklı nedenlerle çok nadiren uğrayan dünyaca ünlü büyük sanatçıların uğramaktan imtina ettiği bir yer olması açısından kâğıt üstünde önemli bir değişim oldu. Kanye West de bu durumun faydasıyla, Batı dünyasındaki asıl istediği sahnelere çıkarmıyorken kişiliği ne olursa olsun yetenek anlamında önemli bir sanatçı olmasından ötürü bir açlığı giderdiği için otelinin önünde bekleyen kalabalıklarla karşılandı.  

    Gençlik açısından ise net bir ikiye bölünme hali yarattı. Kanye West’in kişiliği, geçmişi gibi nedenlerle konser vermesi, konserine gidilmesine özellikle sol, feminist çevrelerden büyük tepki geldi. Geneli apolitik ve tüketim kültürüne entegre gençler ise geleceksizlik ve ülkelerinin eğlencelerden mahrum kalmış olma durumundan ötürü kişiliğini beğenmese bile nadiren erişebildikleri bir deneyim olarak batıdaki yaşıtları gibi eğlenmenin hakları olduğunu, ülkesine gelen büyük bir sanatçının konserine gitmenin normal olduğunu düşünerek kendilerini eleştiren çevreleri hayatlarını kısıtlamakla suçladı. 

    Kanye West gibi bir insanı konsere çağıran organizasyon şirketi de konsere giden kişiler de tabii ki eleştirilecek bir konumda. Ancak bu eleştiri doğru kanallar kullanılarak, doğru üsluplarla yapılmaması söylediklerinin değil kısıtladıklarının konuşulmasına neden oluyor. Elbette kimsenin böyle bir insan ve bu insanı destekleyenler hakkında makul eleştiriler yapma gibi bir sorumluluğu yok. Ancak insanları dönüştürme iddiası taşıyan kişilerin sosyal medyada yaptığı yorumlar, gidenleri faşist ilan etme odaklı olunca ister istemez bir kutuplaşma ortamı oluşuyor.

    Bu kutuplaşma ortamının oluşumuna engel olmak için sağduyulu yaklaşılmalı, giden kişilere bu skandallar anlatılmalı; tepkiler organizasyon şirketine ve dünyaca ünlü sanatçıların ülkeye gelmesini engelleyen iktidara yöneltilmeli. Bu sistemin yarattığı toksik ünlülük kültürünün etkileri unutulmamalı, bu tarz etkinliklerin gençlerin yaşıtlarından geri kalmamak, bu sistemde biraz olsun eğlenmek gibi kaygılarla dahil olduğu bir ortam olduğu -her ne kadar yanlış bir düşünce olsa bile- unutulmamalı.

    Sonuç olarak; Ozan Güven’in mekandan çıkarılması, Atakan Karazor’un aklama amaçlı sürekli olarak kadroya alınması ve Kanye West’in coşkuyla karşılanması aynı madalyonun farklı yüzleridir. Karşımızdaki düşman; erkek şiddetini, ırkçılığı ve nefreti “ünlülük, sanat ve eğlence” zırhıyla görünmez kılan, suçluyu sisteme yeniden entegre eden kapitalist ve erkek egemen düzendir. Tepki, bu düzenin yarattığı vitrin figürlerine sıkışıp kalmamalı; bu figürleri üreten, koruyan ve meşrulaştıran sistemsel zeminle hesaplaşmalıdır.

    Devamını Oku
    Gezi Direnişinin 13. Yılı

    Bundan 13 yıl önce Gezi Parkı’nın yok edilmesine karşı sınırlı sayıda kişiyle başlayan nöbetler; polislerin orantısız güç kullanımı, AKP Rejimi’nin baskılarına karşı biriken öfke, geleceksizlik hissi gibi nedenlerle büyüyerek ülkenin tamamına yayılan bir isyan tablosuna dönüşmüştü. Bugün 13 yıl geçmesine rağmen aynı irade, eylemliliklerimize yol göstermeye devam ediyor. 

    Devrimci Dalga

    Bugün baktığımızda o dönemki Devrimci Dalganın birçok insanın görüşüne ve hareketlerine etki ettiğini görürüz. Günümüzde aktif olarak iktidar saflarında yer alan sanatçıların bile birçoğunun o gün Gezi’de olması birçokları için bu Dalganın etkisinin en net göstergelerinden biri oldu. Devrimci Dalganın yükseldiği süreçlerde insanların bazen fikren, çoğu zaman da çıkarları uğruna nasıl görüşlerinin tam tersi noktaya aniden gelebildiğini, hatta kendini kanıtlama arzusuyla en azılı şekilde savunmaya başlayabileceğini hep birlikte gözlemledik. Bu Dalga tersine aktığında da aynı kişilerin nasıl düzen ideolojisini savunduklarını görüyoruz. 

    Günümüze yakın bir örnek olarak 19 Mart’ın da Gezi kadar büyük olmasa da ünlü isimler üzerinde nasıl bir baskı oluşturduğunu; bu kişilerin işlerini kaybetme korkusuyla sessiz kalmaya çalışırken, kendilerini takip eden milyonların tepkisinden çekinip Mustafa Kemal fotoğrafı paylaşarak kendilerini sağlama almaya çalıştıklarını gözlemledik. 

    Günümüz ve Gezi

    Bu 13 yılda değişen pek çok şey oldu, 19 Mart gibi kitlesel direnişlerde hala Gezi’den miras kalan kavga yolumuzu aydınlatmaya devam ederken, AKP Rejimi’nin geçmişi unutturup bizi düşmanlaştırma çabası çeşitli sonuçlar vermeye başladı.

    AKP Rejimi’nin bu çabalarına destek olan en önemli değişim ise 2013’ten bu yana gelişen sosyal medya kültürünün, egemenlerin elinde bir manipülasyon aracı olma halinden ötürü artan alt-right düşüncenin etkisi oldu denebilir. Gençlerin belirli kesimlerinde Gezi Direnişi’nde yan yana gelen farklı ideolojilere karşı düşmanlık yaratıldı. Gezi’nin meşruluğu, büyük oranda o dönemi yaşamamış ve sosyal medyada alt-right düşüncenin etkisi ile büyümüş gençler aracılığıyla tartışmaya açıldı. Polisle karşı karşıya gelen herkesin “terörist” olduğu düşüncesinin işlemesiyle günümüzde farklı tartışmalar artmaya başladı. 

    Artık gençlik özelindeki çalışmalarda gördüğümüz üzere, yükselen alt-right dalga ve buna yol açan çeşitli propaganda araçları Gezi’nin imajını büyük oranda muğlak bir hale getirdi. Bir yandan kitlesel bir alanda polisle karşı karşıya gelindiğinde hala Gezi’den miras kalan sloganlar öne çıkıyor, bir yandan sosyal medyada Berkin Elvan anmaları gibi Gezi ile ilgili paylaşımlar büyük tepkiler çekiyor. Zamanında toplumun en muhafazakar kesimlerinde bile yankı bulan, dünyanın en kitlesel anmalarından birine dönüşen bu süreç, bir çocuğa yaşatılan sonun halkta yarattığı öfke ve üzüntü unutulmaya çalışılıyor.

    Sosyal Medya ve Gerçeklik 

    Bu durum belirli bir tartışmayı doğuruyor: Sosyal Medya, gerçekliği gösteriyor mu? 

    Bu sorunun cevabı aslında hem evet hem hayır. Sosyal medya artık 2. bir dünya olarak nitelendirilebilir. Sosyal medya; günümüzde baktığımızda gerçek düşüncelerin tartışıldığı bir ortam olmasının ötesinde, belirli ajandaların şirket ve devletler eliyle gündeme sokulduğu ve manipülasyon yapıldığı bir alan. Sosyal medya; birçok skandalda kanıtlandığı üzere, önüne ne düşeceği, hangi fikirlerin tartışılabileceği, hangilerinin saman altı edilebileceği şirketlerin kontrolünde olan bir alan. Yine birçok skandalda ortaya çıktığı üzere sosyal medyada gerçek gibi gözüken, hayatları olan, işleri olan, arkadaş çevreleri olan ama aslında hiçbiri gerçek olmayan hesaplar bulunmakta. Bunların yanında belirli ajandalı gruplar ve partiler sokak örgütlenmesi yaparak sosyal medyada egemenler eliyle yaratılan ideolojinin yayılması, birçoğu milliyetçi olan belirli değerler üzerinden gençlerin manipülasyonu görevlerini layığıyla yerine getiriyorlar.

    Tüm bunlar, sosyal medyadaki tartışmaların çoğunun yapay olduğunu gösterse de tehlike gerçektir; çünkü bu sahte tartışmalar üzerinden kitle analizleri yapılarak propaganda araçları daha da geliştirilmektedir. Bugün Gezi’nin meşruluğuna yönelik dijital saldırıların alt-right çevrelerde alıcı bulması ve yayılması, tam olarak bu medya illüzyonunun bir sonucudur.

    Sonuç olarak

    Sosyal medyadaki yapay algı operasyonları, sokaklardaki faşist operasyonlar ne kadar güçlü olursa olsun, gerçek tarihin ve sokağın hafızası dijital kodlarla silinemez. Üzerinden 13 yıl geçmiş bir direnişin mirası, günümüzü ve geleceğimizi şekillendirmeye, mücadelemize güç katmaya devam etmekte. Bu direnişin hakikati bütün propaganda araçlarından daha güçlüdür ancak bu manipülasyonlara karşı sosyal medya ve sokakta gereken cevabı veremediğimiz noktada bugünkü dağınık tablo açığa çıkmaktadır ve geçmişin egemenler tarafından yeniden yazılmasına neden olmaktadır. Egemenlerin bu anlatısına karşı Direniş’in mirasını tarihe silinemez bir sayfa olarak yazmak, geride kalan bizlerin görevidir.

    Bugün hala Gezi’den ötürü içeride olan arkadaşlarımızı özgür günlerde karşılayacağız. 
    Gezi Şehitlerimizi mücadelemizle yaşatacağız.

    Devamını Oku

    Bir yanıt yazın

    E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir